yağ, soğan, salça
Evin içindeki yalnızlıkta, karanlığın gizlediği türlü şeyle tanışıyor ve zamanla korkmamayı öğreniyor.
Sarı boyalı saçları birbirine karışmış, üzerine ellerini sildiğinden tişörtünde ıslak izler kalmış bir kadını görüyorum. Önündeki su alıp kararmış ahşap kesme tahtasında beyaz soğanları doğruyor. Önce bıçağın tersiyle üzerindeki kalın kahverengi kabukları çıkartıyor, sonrasında soyduğu soğanı ikiye bölüyor. Kesilen soğanın düz karnını tahtanın üzerine koyunca küp küp doğruyor, bıçağı elinden bırakıp külleri tezgaha düşen sigarasından nefes alıyor.
Doğradıkça gözyaşları pınarlarında doğuyor. Akacak kadar büyüyenler önce yanağına varıyor, elinin tersiyle silinmeyenlerse çenesine kadar ulaşıyor ve tek parça halinde boşluğa düşüp kurtuluyor. O sırada sıkıntı, belki de kış kışlayınca çekip gidecek belli belirsiz bir his, arkasına geçip belinden sarılıyor.
Kadın ona musallat olanın ağırlığını, iterken uyguladığı görünmeyen kuvveti üzerinde hissediyor; kamburlaşıyor. Kamburlaştıkça kendi içine çöküyor. Ağırlığın altında kalmamak için silerken deterjanların parmaklarını patlatıp kanattığı derz aralarını gözleriyle takip etmeye başlıyor. Fayansların arasındaki bu beyaz yollar, onu uzun zamandır gitmediği bir yere götürüyor.
Gece insanları yataklarına yatırıp uğursuz tüm varlıkları ayağa kaldırmaya niyetlenirken o, tezekle sıvanmış kerpiç bir evin bahçesinde ayakta dikiliyor. Yüzündeki çizgiler derinliğini kaybetmiş, göğüsleri dikleşmiş ve titreyen elleri yumuşamış.
Karanlıkta beklerken sokaktan geçen pasta cilası yeni atılmış bir arabadan bahçeye Marlboro paketi atılıyor. Yere düşen paket çapalanmış toprağa saplanırken, araba musallat olmak için uyanık kalanları bekleyen yatırların yalın ayak gezdiği sokağın sonuna kadar gidiyor. Kız da düşen paketi yerden alıyor, kendi kendine gülüyor, sütyenine sıkıştırıp önce evin sinekliğini sonra da boya tutmayan ahşap kapıyı açıp evin içine giriyor. Fayansların arasındaki beyaz yol bitiyor.
Mutfağın siline siline dökülmeye başlamış dolap kapaklardan birini açıp eline gelen ilk tavayı alıyor. Ocağa gazını vermek için düğmeyi döndürüyor, kenarda duran çakmağı alıp yakıyor ve mavi ateşin üzerine tavayı yerleştiriyor. Plastik şişeye konmuş ayçiçeği yağını alıp göz kararı tavanın üzerinde gezdiriyor. Şişeyi yerine bırakınca yanmaya devam eden sigaradan bir nefes daha alıp lavabonun kenarına bırakıyor, gözyaşını tişörtünün gevşemiş yakasına siliyor ve doğradığı soğanları tahtanın üzerinden tavanın içine bırakıyor. Sıkıntı, yağın kızmasını beklemeden onu yere yığmak için ensesinden üzerine asılmaya başlıyor. Derz aralarını yeniden izlemeye başlarken görüntü beyaza bürünüyor.
Yaz kuraklığı vurmuş; ekinler kurumuş, koca tarla bir kıvılcımla kül olacakmış gibi duruyor karşısında. Babası dövünüyor, o da başındaki çemberi düzeltirken arkalarından önlük giyen akranlarının geçtiğini görüyor. Kısa bir anlığına başını çeviriyor, suyu bitmiş gözlerinden haşin bir bakış atıp yeniden önüne dönüyor, amelelerle birlikte sağ kalanları toplamaya devam ediyor. Fayansın sivri köşelerine bakışları vurunca derz çizgileri yeniden daralıyor. Gözlerini kapatıp açınca mutfak olduğunu farkediyor.
Yükselen nabzını düşürmek için çizgilerinden gözlerini ayırıyor, nefesini yavaşlatıyor. Göğsü düzenli aralıklarla inip kalkıyor. Tam o sırada sıkıntı kolunu boğazına doluyor; sıkmaya başlıyor. Kadının ellerindeki titreme artıyor. Tişörtünün koltuk altlarında koyu ter halkaları büyürken soğanlar kızan yağda cızırdıyor. Görüntü beyaza boyanıyor.
Kollarındaki altın bilezikler çıngırdarken, gelinliğinin etek uçları köyün parke taşı görmemiş yollarında toza toprağa bulanıyor. Işıldayan işlemeler kararıp lekeleniyor. Kaderi bildiği tarlaları artık ateşe verebileceğine inanarak davulun tokmağının vuruşuna uyup kollarını açıyor; kendi etrafında dönerek dans ediyor. Karşısında takım giymiş, gömlek düğmelerinden ikisini açmış bir adam da ona eşlik ediyor. Etrafında dönerken plastik sandalyelerde oturan yaşlı kadınların alkış tuttuğunu, üzerlerinde yanan ampüllerin titrek ışığını, klarnetçinin şişen yanaklarını görüyor. Fayansın üzerinde silinmeyi unutulmuş bir lekeyi farkedince kendini yeniden mutfakta buluyor.
Buzdolabının rafından market salçasını alıyor. Kapağını çevirdiğinde üstünün küf tuttuğunu görüp kokluyor. Alnındaki teri avuç içleriyle siliyor; çekmeceden aldığı kaşıkla yeşil halkaları kazıyıp lavabonun içine atıyor. Üzerindeki ağırlık elini göbeğine bastırıyor, nefesini bir anlığına kesiyor. Beyaz soğanlar sarıya dönerken kadın tahta kaşıkla onları yerinden ediyor. Kaşığı kenara bırakırken çatlak fayanstaki yansımasını görüyor, yüzü parçalara bölünüyor.
Kavga sırasında söylenen sözler onu kağıt gibi kesiyor, yanağında tokadın kırmızı izi kalıyor. Ayağa kalkıyor, kutsal olmayan bir ibadeti yerine getirir gibi camları siliyor, leğendeki ılık suyu sabunla köpürtüp duvarların tozunu bezle alıyor. Yemek yapmak için tencereye önce yağı koyuyor. Evin içindeki yalnızlıkta, karanlığın gizlediği türlü şeyle tanışıyor ve zamanla korkmamayı öğreniyor.
Önce ruhu yaşlanıyor, sonra bedeni. İlk yüreği, ardından ciğerleri ve sonunda tüm vücudu değişmeye başlıyor. Doğumdan kalan yağlar kaslara bağlanıyor, deriler sarkıyor, çizgiler derinleşiyor. Sıkıntı bağışıklığı düşer düşmez, anında onu ele geçiriyor, üzerine çıkıyor; ilaçlar uyandığında rüyalarını hatırlayamacağı kadar güçsüz düşürüyor, göz kapakları yeniden düşüyor. Öyle ağırlaşıyor ki başı, bedeninden kopup düşecek sanıyor. Fayanslara bakmayı bırakıp gözlerini iki kere kırpıyor.
Salçadan tepeleme bir yemek kaşığı alıp tavaya bırakıyor; üzerinde kalanları düşürmek için kaşığı tavanın kenarına iki kez vuruyor. Yağ damlacıkları ocağın gözlerine, tezgaha sıçrıyor. Üzerine çöken sıkıntı sırtına çıkıyor, tahta kaşığı bırakmadan iki elini tezgaha dayayıp derin nefesler alıyor; gözlerinden bu kez soğan acısından olmayan yaşlar akıyor. Ocağın altını kapatmadan kaşığı elinden bırakıp balkon kapısını açıyor. Ilık hava kavrulan soğanın kokusunu dağıtarak içeri doluyor.
Yalın ayak dışarı çıkıyor. Korna çalan arabaları, kaldırımda yürüyenleri, evin üzerinden gürültüyle inmekte olan uçağı ve karşı apartmanda perdeleri tokayla yukarı toplanmış odada televizyon seyreden adamı görüyor. Kalbi omurlarını kırıp sırtından çıkacakmış gibi atıyor. Önce başını demirden aşağıya sarkıtıyor, sonra bir bacağını atıp bir anlığına duruyor. Yer uzak, ama elini uzatsa değecekmiş gibi görünüyor.
Boynundaki altın kolye tişörtünün yakasından çıkıp yüzüne vuruyor, kan başına toplanıyor. Yüzündeki damarlar zonklayarak şişerken karınları açtır diye soğanla salçayı yağda kavurduğu ve dönmelerini beklediği çocukları aklına geliyor.
Beline kadar gelen oğlunun kepçe kulaklarını, ayrık dişlerini ve gözlerinin üzerine dizilen uzun kirpiklerini; kızının sarı bukleli saçlarını, boğumlu el parmaklarını ve yürürken birbirine sürtünüp pişik olan bacaklarını düşünüyor. Gazete kağıdıyla örtülmüş, kemikleri kırık vücudunun başında onları korkmuş ve ağlarken görüyor. Ambulansın ve yerde yatan vücudunun etrafında çığlık atan, bakmak için üşüşen insanların seslerini duyarken aralık ağzından yere damlayan sıcak kanın tadını alıyor.
Bacağını içeri alıp doğruluyor. Atlamaktan vazgeçiyor. Onu sarmalayan sıkıntıyla mutfağa geri dönüp yanmaya başlamış, üzerinden siyah dumanın çıktığı salçayla soğanı lavaboya döküp tavaya su tutuyor.
Birkaç cümle:
Bu kadın annem ve birikintileri. Onun yıllardır mücadele ettiği depresyon ve panik atak ile savaşı…


goruyorum ve tanıyorum bu acıyı, annenizi, sizdeki yansımasını, hayatın üzerine çöken o kapkara ağırlığı, insanın kendi vücudu içindeki cehennemi.
yıllardır tekrar eden aynı senaryo bende de.
çernobil midir bu trakyanın başına musallat olan bılmıyorum ama çoğu ailede bu karanlık duman içimizde yaşıyor, sis çöküyor bazı geceler kalkmıyorum üzerimden kalkamıyorum.
o gazete kağıdı değil de, bir beze sarılıp sadece ayakları dışarıda kalarak sedye de götürülen annemin fotoğrafı, her ne kadar kendimi her insan bu acıyı yaşıyor diye hatırlatsam da, o panik atak ve fazla duyarlılık benim içimden de çıkmıyor, tıpkı anneniz gibi..
Neden bilmiyorum ama yazılarınızı ilk okumaya başladığımda annesiyle ilgili bir şeyler var sanki, içinde bi yerlerde anne yarası saklı gibi diye düşünmüş, daha doğrusu öyle hissetmiştim. Demek doğruymuş, demek hisleriniz kelimelerinizden bize geçiyormuş..