kibar hamdi
İmam mezarın başında ellerini açıyor, sessizce merhum için son duasını okumaya başlıyor; toprak gömüleni yutmak için uyanıyor.
Bir yer evinin, suyu ısıtsın diye güneş panelleri takılmış çatısındaki kiremitlerin üzerinde uzanırken köy camisinin minaresinden sela veriliyor. Yerden havalanan rüzgar kaldırdığı tozu pencere aralarından evlerin içine üflüyor. Tarlalarda çalışan su motorları kuraklıktan çatlamış toprağı ıslatıyor. Üstleri başları kir içindeki saçları terli çocuklar plastik bir topun arkasından koşturuyor.
Elimi öne uzatıyorum, boğumlu işaret parmağımı boşlukta birini gösterirmiş gibi açıyorum. Yumru kadar beyaz benekli bir kukumav parmağıma konuyor. Tırnaklarıyla tutunuyor, boynunu hafifçe eğip av yakalamış gibi diklemesine bana bakıyor. Sonra taş rengindeki kanatlarını çırpıyor, yerle aramdaki mesafeyi kaldırıp beni yukarı çekiyor.
Köyün içinde dolanan insanlar, çatılar, elektrik telleri giderek küçülüyor. İnsanların plastik sandalyelerde oturduğu, kimilerinin ayakta beklediği bir evin bahçesine doğru götürüyor beni, kalabalığın sessizce toplandığı bir yere.
Kukumav beni kalabalığın arasına usulca indiriyor. Uçup gözden kaybolmadan önce, yuvarlak başını okşuyorum. Kaş çizgisi gibi duran beyaz tüylerin arasındaki yüzünü bana çeviriyor, sarı gözlerini gözlerime dikiyor. Bir an sonra aniden havalanıyor; sıcaktan yere çökmüş, kendi pisliklerinin içinde yonca silajı yiyen ineklerin olduğu ahırın oyuğuna girip kayboluyor, rüzgarın taşıdığı ağır kokunun içinde uçuşan kara sinekler ayakta dikilip bekleyenlere musallat oluyor.
Tam o sırada yeşil örtüyle örtülmüş tabutu ve yanıbaşında yan yana oturanları taşıyan gri bir van bahçeye giriyor. Kalabalık arabanın geçebilmesi için sessizce iki yana açılıyor. Bastonuna dayanarak ayakta kalmaya çalışan, bacakları titreyen ve başındaki takkenin altından terler süzülen yaşlı bir adam “Hamdi de gitti.” diyor.
Önce yaşayanlar iniyor arabadan; ardından fısıltıyla çekilen beslemelerle tabut. Hamdi’nin bel diskleri kaymış kambur yürüyen eşi geliyor; derin yüz çizgilerinin arasına dolan gözyaşlarını iğne oyalı mendiline silerek tabutun konacağı tahta ayakların başında duruyor. Tabut yerleştirilirken Hamdi’nin küçük çeneli, geniş alınlı, birbirine benzeyen altı çocuğu başucuna geçiyor. Hıçkırarak ağlıyorlar, birbirlerine sarılıyorlar. İçlerinden biri “Babam gitti!” diyip tabutun üzerine kapanıyor. O esnada kalabalığın önünde toplandığı ağacın dalından bir kayısı kopup düşüyor, yere vurunca tok bir ses çıkarıyor; yuvarlanıyor, sonra durduğu yerde suyunu salıyor. Kokusunu duyan arının biri üzerine konup kayısının oyuklarını gıdıklıyor.
Genç imam “Babanızı görmek ister misiniz?” diye soruyor. Çocuklar kafalarını sallıyor.
Tabutun kapağı kaldırılıyor, kefen çözülüyor. Çenesinin altından geçip ağzını ve göz çevresini yukarı çeken bezle bağlanmış Kibar Hamdi’nin sararmış ve kağıt kadar incelmiş yüzü güneşle aydınlanıyor. “Baba!” diye feryat ediyor çocuklar görünce. O an Hamdi hıçkırıkların sesini duyuyor. Onları bırakıp toprağın altına konmak istemiyor, ağlamaya başlıyor. Pek bilmezler, oysa yaşayanların gözyaşları dışa, ölülerinkiyse içe akar.
Yüzü yeniden kefenle örtülmeden önce Hamdi, öksüz kaldıkları gecenin sabahında elini tutan abisini görüyor. Abi onu çekiştirerek peşinde sürüklüyor, duvar sıvaları dökülmüş evlerinin arkasındaki uçsuz bucaksız meraya götürüyor. Otlarken susuz kalmış koyunlar çobanlarının ardına düşüp yalağa gidiyor, gökyüzünde bulutlar toplanmayı bekleyen pamuklar gibi açıyor, kır çiçekleri rüzgarın yönüne göre salınıyor.
Cam göbeği rengindeki gözleriyle köye gelen soğuk gazoz arabalarını devirip şişeleri patlatan, nefesiyle nazarı savuşturan ablaları da yanlarına geliyor. Abla Hamdi’nin boştaki elini tutuyor. Üçü yan yana durunca görüntünün şeridi değişiyor.
Hamdi askerliğinin ikinci gününde köprücük kemiğine saplanan bir ağrıyla uyanıyor. Acının keskinliğiyle nefesi daralıyor, duvarı yumrukluyor; ciğerlerinden biri içinden çıkacak yer bulamayan havanın baskısıyla sönüyor. Hamdi’yi çürüğe çıkarıp eve gönderiyorlar. Köyde “İnce hastalığa yakalandı.” diye konuşuluyor. “Hamdi de ne kibar çıktı.” diye kahvehanede laflayanlar çayına şeker atıyor. Şerit dönerken görüntü yeniden değişiyor. Arkasından ona yetişmeye çalışan bir adam, “Kibar Hamdi!” diye bağırıyor. Karanlık her yeri basıyor.
Birden başının üzerinde bir ışık yanıyor, karanlık deliniyor. Doğumdan sonra kundaklanmış ilk kızını ışığın dışında kalan, karanlığın içinden seçilemeyen biri kucağına bırakıyor. Işık bebeğin yuvarlak yüzünü yalıyor; Hamdi bebeğin sarı tüylerden kaşlarını öpüyor.
Sonra ışık sönüyor. Karanlıkta biri bebeği alıyor, bu kez alnında doğumdan kalma bir kan damlacığıyla ikinci kızı Gülay’ı getiriyor. Işık yeniden açılıyor. “Bal kızım.” diyor Hamdi. Annesinin karın suyuyla ıslanmış bebeğin başını okşuyor, kucağındaki kıpırtıyı hissediyor. Işık söndüğünde karanlık Gülay’ı da alıyor. Ardından sırayla diğer iki kızını getiriyor. Hamdi kızlarını kokluyor, öpüyor, adlarını kulaklarına eğilip söylüyor, fısıltıyla tekrarlıyor.
Bu kez karanlık ikiz erkek çocuklarını bırakıyor kucağına. İkisinin de onun gibi kulakları kepçe, boyunları kısa. Birinin doğumda kafasına basıldığından ışığı takip edemiyor, Hamdi’nin gözleriyle bebeğin gözleri buluşmuyor. “Sonunda oğlum oldu.” diyor Hamdi. “Hem de bir değil, iki tane.” Karanlığın ortasında katıla katıla gülüyor.
Karanlık çocuklarını elinden alıyor; Hamdi’nin kucağı boş kalıyor. Gözlerini kapatıp açtığında, kucağında yatan cansız bir bebek görüyor. Bunun, Gülay’dan sonra doğan; yirmi gün yaşayıp kanlı ishale tutulup ölen oğlu olduğunu anlıyor. Sarılamadan karanlık bebeği geri alıyor ve aniden tüm ışıklar yanıyor. Hamdi iki yana uzanan bozkırın ortasındaki bir meşe ağacının gölgesinde kendini buluyor. Ağacın kırmızı yaprakları ovadan gelen esintiyle sallanıyor. Karanlık ağacın üzerine yavaşça çöküyor, yapraklar tek tek kuruyup dökülüyor. Hamdi oğlunun acısıyla dizlerinin üzerine çöküyor. Yeniden zifiri karanlığa bürünüyor. Yolunu bulabilmek için elini kaldırıp doğruluyor, adım attığında yalpalayıp tökezliyor.
Işıklar bir kez daha açılıyor. Hamdi henüz kürenmemiş karın örttüğü evin kapısının önünde duruyor. Kapının koluna dokunduğunda kar eriyor, onu içeri davet etmeye niyetlenir gibi kendiliğinden açılıyor. Hamdi öne doğru bir adım atıyor. Yüzü dantelle örtülü, beline kırmızı kuşak bağlanmış, pul işlemeli gelinliğiyle çekyatın üzerinde oturan bir kadını görüyor. Tülün altından karısının dudaklarının kıvrımını, çökük göz çukurlarını, üçgen çenesiyle bağlanan açık alnını tanıyor.
Tülü iki eliyle başının arkasına attığında, karşısında oturan kadının; yengesinin yazdığı mektupları vermeyip yaktığı, araya giren sözlerin zamanla cam kırığına dönüştüğü, abisinin “Sana kadın olmaz ondan.” dediği için kavuşamadığı sevgilisi Selime olduğunu görüyor. Selime gülümsüyor. Gülümsemesi Hamdi’yi bıçaklıyor; bıçak öyle derine gidiyor ki derinin, kasın, kemiğin içinde kayboluyor. Hamdi kanlar içinde kalırken Selime ayağa kalkıyor, gelinliğinin eteklerini toplayıp kapıya doğru koşuyor. Hamdi’yi çarpıp deviriyor, dışarı çıktığındaysa bele kadar gelen karın içinde kayboluyor, arkasında tek bir ayak izi bile bırakmıyor.
Hamdi elini kanlar içinde bırakan yarasını tutarken güneş gökyüzünde bulutları deliyor; kar suya dönüyor. Karanlık sahneyi yeniden ele geçiriyor. Yer ayağının altından biri sofra örtüsünü tutup çekmiş gibi çekiliyor.
Hamdi tabutunda yatarken gözlerini açmadan uyanıyor. İmam kefeni bağlayıp tahta kapağı kapatıyor, tabutun üzerindeki örtüyü düzeltiyor. Toplanan kalabalığa dönüp helallik istiyor. “Hakkınızı helal ediyor musunuz?”
Kalabalık tek bir ağzından “Helal olsun.” diyor.
“Helal ediyor musunuz?”
“Helal olsun.”
“Helal ediyor musunuz?”
“Helal olsun.”
İmam duasını ellerini semaya açarak okuyor. Kalabalığın arasındaki gücü yerinde erkekler tabutu omuzlayıp gri vanın içine yerleştiriyor. Van hareket edip sokağa çıkınca kalabalık arabalarına biniyor. Konvoy vanı takip ederek toz, toprak ve bok içindeki yolu aşıp camiye varıyor. Tabut yeniden arabadan indiriliyor, cami bahçesindeki yeni silinmiş mermerin üzerine taşınıyor.
Kalabalığın içinden bir adam çıkıyor, tabutun başında ellerini açıp duaları fısıltıyla okumaya başlıyor. Hamdi’nin geçmişinde karıştığı günahların gittiği yerde üstünün çizilmesi, kalanların sabır bulması için duadan duaya atlayarak dudaklarını oynatıyor. Ablası, Gülay ve kardeşleri tabutun başında sıralanıyor. “Başınız sağ olsun.” diyenlerin elini sıkıyorlar. “Dostlar sağ olsun.” diye tek bir ağızdan karşılık veriyorlar.
Öğle namazı okununca camiden çıkan cemaat, yüzleri tabuta dönük şekilde saf tutuyor. Hoca cemaatle tabutun arasına girip namaz kıldırmaya başlıyor. Dudakları sessizce oynayan cemaat başparmaklarını kulak memelerine götürüp indiriyor. Hoca helallik istiyor, “Allah rızası için el-Fatiha.” diyerek ellerini açıyor. Cemaat fısıltılarla dudaklarını oynatıyor, duasını bitirenler elini yüzüne sürüyor.
Köy mezarlığına varıldığında, kürek tutmaktan su toplamış ellerin açtığı çukurun çevresinde kalabalık toplanıyor. Kafamı çevirdiğimde Ergene’nin kıvrılarak aktığı sarı ovayı, Alpullu Şeker Fabrikası’nı, ağaçların arasından seçilen çatı uçlarını ve tarlaları biçen traktörleri görüyorum. O sırada oğullarının kucakladığı Hamdi mezara indiriliyor, düzlenmiş nemli toprağın üzerine bırakılıyor. Oğlanlar çukurdan çıkınca Hamdi’nin üzeri tahtalarla kapatılıyor, erkekler sırayla toprağı üstüne atıyor.
İmam mezarın başında ellerini açıyor, sessizce merhum için son duasını okumaya başlıyor; toprak gömüleni yutmak için uyanıyor. Hamdi bedenini geride bırakıp yükselmek üzere ayaklandığında başını üzerine dizilen tahtalara çarpıyor.
Ağaçlara tüneyen kuşlar korkuyla havalanıyor, aç toprak ağzını açıyor, rüzgar ekinlerin başlarını okşamadan diniyor. Ayakta kalanlar, yorgunluktan çömelip başını öne eğenler, gözleri yaşla dolanlarsa; toprağın altından gelen çarpmanın sesini duymuyor.

